TÜRKİYE'DE İLTİCA

TÜRKİYE'DE İLTİCA


EBRAR DEMİREL

    Mülteci çalışmaları alanı insan haklarının en politik konularından biridir. Çünkü mültecilik insanın vatandaşı olduğu toprakları zulüm tehdidi nedeniyle terk etmesi sonucu tüm haklarını yitirdiği ve insanlığın korumasına ihtiyaç duyduğu bir duruma işaret eder. Temel hak ve özgürlüklerin anayasalar dışında uluslararası sözleşmeler yoluyla ‘herkes’ için korunur hale gelmesi, teoride vatandaşlık kurumunun önemini yitirdiği ve artık günümüzde kaynağını insan hakları anlayışından alan bir ulus-ötesi üyelik modelinden söz edebileceğimiz tartışmalarına yol açmıştır. İşte bu iddianın doğruluğunu bize kanıtlayacak olan içinde yaşadığı ulus-devletin koruması dışında kalan ve söz konusu insan hakları anlayışının çizdiği çerçevede temel haklarına tekrar kavuşabilmek için başvurabileceği insanlıktan başka hiçbir şeyi kalmayanlar, diğer bir deyişle mültecilerdir. Mültecilik sadece hukuki bir statü olarak vatandaşlığın yitirilmesi değil, aynı zamanda içine doğulan siyasi topluluğun, ulusal kimliğin de kaybı demektir. Tam da bu nedenle, başka bir ülkenin hukuki korumasından yararlanmak için sığınma talebinde bulunanlar açısından travmatik bir sürece işaret eder. Mültecinin sığınma talebinde bulunduğu devlet de, aslında onun toplumsal ve siyasal yapıya bir tehdit oluşturmayacağı varsayımından hareket eder. Vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu siyasi topluluğu terk etmek zorunda kalan mülteci, insan haklarına tekrar kavuşabilmek için önce başka bir siyasi topluluk tarafından kabul edilmelidir. Ulus-üstü insan hakları mekanizmalarının koruduğu temel hak ve özgürlükler, henüz bir dünya devletinden söz edemeyeceğimiz için, ancak yine bir ulus-devlet içerisinde gerçekleştirilebilir. Hannah Arendt’in (1949) ‘insan haklarının paradoksu’ olarak tanımladığı bu durum, kişinin insan haklarını yitirmesinin, ya da mülteci haline gelmesinin, onu tam da bu bahsettiğimiz insan hakları anlayışının tarif ettiği durum içerisine soktuğunu, ama onu burada bu soyut kutsal insanlığından başka aslında hiçbir şeyin beklemediğini bize anlatır. Arendt’e göre, kişi, insan olmanın temel niteliği olan insan onurunu yitirmeden de insan haklarını yitirebilir. Sadece üyesi olduğu siyasi topluluğu yitirmek kişiyi, insan haklarının dayanağı sayılan insanlıktan çıkarmaya yeter. Bu nedenle de, soyut bir insan hakları anlayışındansa ‘haklara sahip olma hakkını’, diğer bir deyişle siyasi bir topluluğun üyesi olma hakkını savunmamız gerekir. Uluslararası hukuk devletlere, mülteciler söz konusu olduğunda doğrudan bir kabul ve koruma yükümlülüğü getirmez. Başta da belirttiğimiz gibi mülteci çalışmaları alanı, ülkelerin vatandaşlık ve dolayısıyla da ulusal kimlik siyasetleri ile çok yakından alakalıdır. Ulus-devletler meşruiyetlerini ve devamlılıklarını bu kapanmaya borçludur. Türkiye de kendi toplumsal ve siyasal yapısına tehdit olabileceğini düşündüğü gruplara karşı uluslararası hukuku egemenlik yetkisi dâhilinde farklı yorumlamış ve uygulamıştır. Bu anlamda mültecilik bize sadece bugünkü insan hakları anlayışının ‘öteki’nin haklarını korumadaki yetersizliğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda söz konusu devletin insan haklarına bakışını da yansıtır. Bir devlet insan hakları adı altında kendileri de insan olan vatandaşlarının haklarını göz ardı ediyorsa bu bir paradoks haline gelir. Bu minvalde, Türkiye’nin son dönemdeki insan hakları karnesinin pek de parlak olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. 


KÜBRA DÖNMEZ

Ülkemizde mültecilerin gitmesini isteyenler ve istemeyenler var.

Mültecileri göndermek oldukça zor tekniki bir iş olacak, ancak uzun bir süreç içerisinde kendileri gönderilebilir. Fakat Suriye'de istikrarlı bir siyaset yoktur ve bundan dolayı o insanları boş bir ölüm çukuruna atamayız, sonuçta onları evimize aldık bir kere.

Mültecilerin gelmemesini isteyenler "o ileri görüşlülükleriyle" en başından beri ses çıkarmalıydı. 

Bunun yanı sıra internet gerçekten de halkın fikrini yansıtmıyor çünkü yıllardır genel sosyal medya algısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin seçim sonuçları birbiriyle uyuşmadı. Mültecilerin kalmasını destekleyen ve desteklemeyen insanların sayısı muallaktadır. 

Mültecileri sıradan bir insan olarak kabul edebiliriz. Onlara çöp muamelesi yapmadan devletin sistemini güçlendirmeye yönelmeliyiz.

Gettolaşma, dışlama, bir grubu yabana atıp o grubun vahşi oluşuna izin vermemeye yönelmek daha önemli.

Mültecileri yurdun dışına aktarmak korkak bir tavırdan dolayıdır. Mültecilerin gitmesini isteyenler bir zamanlar PKK'yı bahane ederek Kürtlerin de "varsayılan ana vatanlarına" sürdürülmesini isteyebilirdi. Ancak öyle bir yer yok.

Demem o ki genellemelerden ve insan kayırma, aşağılamadan uzak birtakım olgulara yönelik bir tavır almalıyız. Karşı tarafa ön yargılı olduğunuzu iletmek sizin bundan sonra hiçbir şekilde düşüncenizin değişmeyeceği anlamına gelir ki bu savaşları çözüm olarak gösteren düşüncenin temelidir.

Mültecileri yabancılaştırmak ve onları yanımıza aldığımız halde kendilerini garip varlıklar olarak görmek onların uyum sağlamasını köreltip bir çatışma durumu oluşturacaktır.

Önemli olan şey iki tarafın üslubudur ki zamanla işler karışmasın, işler birbirine bulanmasın. Fakat insanların çoğu kolay yol diye öfkeyi ve şiddeti seçer. İnsanların çoğu kolay yol diye aldatmayı ve aldanmayı seçer.


ENSAR AKMAN

Kıymetli okurlarımız, bugün sizlere Türkiye’nin gitgide kanayan bir yarası halini alan göçmen sorununu değineceğiz. İlk olarak sorunu, ilticanın kelime anlamında aramak gerekli. İltica anlam olarak uygun şartları sağlaması koşulunda şahsa verilen politik sığınma hakkıdır. Ama ne yazık ki ülkemizde bu durum doğu sınırları için pek de geçerli gözükmüyor. Duvardan atlayan hop “Türkiye’deyim” diyor. Kısacası mülteciler için Türkiye’ye girmek çocuk oyuncağı gibi bir şey olmuştur.

Hudutlar girip çıkanın belli olmadığı bir hal almıştır. İçeriye girerken bakılan tek şey herhangi bir terör örgütüne mensup olup olmadıklarıdır. Ama bu durum artık sosyokültürel bi terör halini aldı. Semtlerimiz yavaşça benliklerinden uzaklaşmaya başladı.

Ülkemizin bu konu hakkında bu kadar tedbirsiz davranması, gelecekteki nesillerimizi tehlikeye sokmaktadır. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözüne ihanet etmektir. Kendi kültürümüze yabancılaşmamızın başlangıcıdır. Göçmen “sevdası”, sıkıntılarını şimdiden gün yüzüne çıkarmaktadır.

Bu insanlara tanınan ayrıcalıklar bizleri kendi ülkemizde resmen ezilmiş konumuna düşürmektedir. Resmî kurumlardan açıklanan rakamlara göre şu an ülkemizde 3.577.714 göçmen bulunmaktadır. Bu sayı resmi olmayan kaynaklara göre 10 milyonu aşmış bulunmaktadır. Bu hızlı nüfus artışından ötürü Türk vatandaşları şehirlerini terk etmektedir.

Devletin resmî kurumlarında Türkçe tabelaların altında Arapça çevirileri asılmış bulunmaktadır. Evet! Resmi dili Türkçe olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî kurumlarında böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu, durumun ne kadar vahim olduğunun apaçık göstergesidir. En basit örneği vermek gerekirse Hatay. Hatay vatan topraklarına girmek için topyekûn uzun uğraşlarda bulunmuş olup bu uğraşlar sonucunda bağımsızlığını ilan ederek kurulan Hatay Devleti’nin Meclisinde saat 17:00 sularında alının karar ile Türkiye’ye bağlılıklarını bildirmişlerdir. Atalarımızın bunca çabasına rağmen bu manasız politikalardan ötürü şu an Hatay’daki demografik oranlar Türklerin aleyhine. Evet, Hatay’da Suriyeli nüfusu Türk nüfusunu geçmiş bulunmaktadır. Bu sosyokültürel bir işgaldir.

En çok eleştirilen politikalardan birisi de Suriyeli ailelere çocuk başına yapılan yardımlardır. Bu yardımlar aslında çocuğa bakmakta zorlanmamaları için aileye verilen bir destektir. Ama sanırım bu destek yanlış anlaşılmış olacak ki Suriyeliler daha fazla çocuk daha fazla para güdüsüyle hareket etmektedirler. 

Artık kendi ülkemizde kendi topraklarımızda bir yabancının saldırısına uğrayabiliyoruz. Bu insanlar artık keyiflerine göre Türkiye’de kalmaya başlamışlardır. Sorarsanız kendi ülkelerinde askere alınacaklarından ötürü burada keyif çatmakta. Artık sokaklarımız terör yuvası halini almıştır. Bunca şeye susmak, kendi idam fermanımızı imzalamaktır.

Ülkemiz artık bu soruna bir dur demeli, kendi vatandaşını topraklarında yabancı ve ezilmiş bir statüye koymamalıdır. Ülkeye alınacak daha doğrusu ilticası yapılacak mülteciler için belirli nitelikler koyulmalıdır. (Eğitim seviyesi, doktora durumu gibi vs.)

Yoksa bu şekilde devam edersek kendi yerimizde durmaktan ziyade daha da gerileriz. 


YUNUS YÜKSEL

Yazının tamamı Arapça veya herhangi bir dilde olsaydı elbette rahatsız olurdunuz.

Sabah uyandığınızda telefonunuzun dilinin değiştiğini düşünün veya sokakta farklı dilde bir tabela gördüğünüzde oluşan yüz şekillerinizi düşünün. 

Matematik gibi rahatsız edici, anlaması zor, farklı bir dil! Aslında farklı insanlardan kimse rahatsız değil. Farklı kültürler tanımak tabii ki de güzel, farklı diller öğrenmek de! Ama anlamamak rahatsız edici.

Mülteci sorunu aslında bir sorun olmamalı ama insan fazlalığı iş kriterlerinin düşmesine sebep oluyor, aynı işi 20 liraya yapan biri yerine tabii ki de 10 liraya yapan kişiyi tercih ederiz. Mülteciler hayatta kalmak için modern köle olurlar.

Taşeronlar işçi kırbaçlamaya zaten hazırken ucuz işçi bulunca bayram ederler. Asgari ücretten bile daha aşağı çalışabilecek işçiler ya da sigorta vermeyeceği işçiler varken sigorta ve daha fazla para veren işçiyi hiçbir işveren almaz. 

Bu da işsizlik sorunu üretir. ''Gençler iş beğenmiyor!'' Sorunumuz işi beğenmeme değil. İşe girme amacımız hayatımızdaki refah seviyesini yükseltmek ama verilen maaşla sadece karın doyuruyoruz. Resmen bir angarya sistemi, asıl zorumuza giden de bu işte. 

İşsizlik olduğu için suç oranı da yükselecek, dolaylı yollardan ekonomi zedelenecek ve yavaş yavaş ülkemizin refahı düşecek. Bence bunu kimse istemez. 

Bir de yolda eşlerimize, annelerimize saldıran mülteciler var. Hudut namustu, ülkemizin namusu bir telden atlanabilecek kadar basit olmamalı. Sokaklarda rahat gezememek, hem de kendi ülkemizde. Zorumuza giden de bu işte, ülkemin hiçbir iyi yanından yararlanamamak. İşte bunlar zorumuza gidiyor, insan gibi yaşamak herkesin hakkı. 

Arılar çiçeklerle iş birliği yapabilir, eşek arılarıyla yapamaz. İki arı türü, ama anlaşamazlar. Çünkü biri etçildir ve bal üretmez, diğeri ise bal üretir ve etçil değildir. Olay tamamen bundan ibaret, aramıza etçiller geldi. Ürettiğimiz balları yağmaladılar ve ölen arkadaşlarımızın kanlarıyla, etleriyle beslendiler. Oturup bunu izlemek acı veriyor elbette. Kovanımız yavaş yavaş çürüyor, kraliçe yiyip içip oturuyor. Kovan umrunda değil ve başka kovan saldırılarını kaldırma ihtimalimiz yok. Biz de kendi balımızı paylaşıyoruz sonra balımız bize yetmiyor ve kovandakiler açlıktan ölüyor. Çocuklarımız daha çok çalışmak zorunda kalıyorlar ama bu çalışmanın karşılığında haklarını başkalarına veriyorlar. Legal hırsızlık gibi trajikomik bir son bekliyor bizi, uyanıp bal arılarını defetmemiz gerek!

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski